Cinsellik hakkında bir şeyler öğrenmeye, cinselliğimizi “keşfetmeye” başlamadan önce, bu alanda verili kabul ettiğimiz kavramları kurcalamamız lazım.
O “kesin”, “garanti”, “doğal” diye adlandırdığımız olgular üzerine düşünmeliyiz yola çıkarken ve yol boyunca.
Sağlıklı bir cinsel yaşam için bir gencin ne istediğini bilmesi, ya da ne istediğini anlayana kadar kendini deneyebilmesi kuşkusuz ki büyümenin çok önemli bir parçası… Peki, bu deney alanında “ne kadar”, “ne zaman”, “kim ile”, “nasıl” denemeler yapabileceğimizi bize kim söylemekte? Dahası, ne söylemekte o kişiler bize?
Cinsiyet nedir mesela?
İnsan, ya kadın ya erkek olarak mı doğar bu dünyaya? Ya “erkek” gibi hissetmeyen erkekler, “kadın” gibi hissetmeyen kadınlar - nedir onlar?
Ya ne erkek, ne kadın gibi hissediyorsak? Ya kategori dışı ise deneyimlerimiz, olmak istediklerimiz?
Erkek – Kadın: Bu ikili düzlemde birini seçeceksin, ona göre hissedeceksin, giyineceksin, davranacaksın diyor bize günlük hayatımızdaki her karşılaşma, izlediğimiz her televizyon programı, her devlet kurumu, her kimlik kartı…
Var oluş halin, davranışın, duruşun “akla yatkın” değilse; yani ne “adam” ne de “bayan” olarak şifrelendiremediyse bu toplum seni, o zaman “erkek gibi kadın”, “kadın gibi erkek” diye formüle edilmeye başlanırsın… Yani farklı olanı, ötekini, alışılmadığı bile aynı ikili şeması üzerinden anlamaya çalışır bu zihniyet.
Kafamızdaki iki kategoriye, kadına ya da erkeğe, sığmayan var oluş biçimlerini yine aynı ikilik içinde anlamlandırmaya çalışıyor olmamız bile, tek başına bize “cinsiyet” olgusunun sandığımızdan çok daha sosyal bir yapı olduğunu gösterir.
Judith Butler der ki, cinsiyet diye bir şey yoktur. Cinsiyet, icra etme sürecinde (performativity) oluşur. “Kadın”, kadınlığın icrasında; “erkek” ise erkekliğin icrasında şekillenir. Kadın ya da erkek olmak, çoktan icra edilmiş sembolleri ve var oluş hallerini yeniden üretmeden gerçekleşemez. Cinsiyetin, kendisiyle bağdaştırılmış tüm sembollerini ve ayinlerini yeniden üretmesi, onu gerçek kılan tek şeydir…

Yazınıza genel olarak katılıyorum. Fakat yazmak istediklerim var. Evren temel prensip olarak bir denklem üzerinde oluşmuştur ve bu denklemin her ki yanını da eşitlemeye uğraşır sürekli olarak. Cinsiyet de bunun kaçınılmaz bir sonucudur. Cinsiyet bir yeniden üretim şeklinden ziyade, bir çeşit var olma şartıdır. Vücut temel biyolojik ve kimyasal fonksiyonlarını belirleyebilmek için, cinsiyeti tayin etmek zorundadır. Kadın, erkek ya da fiziksel görünüşünün tersi hislere sahip olan her insanın düşünce ve duyguları vücudun çevresel etkiler altında kalmış tepkileridir aslında. His ve duygu işin romantik ve büyülü yanıdır. Her şey matematiktir. Tek sorun bu matematiğin bizim algımızı aşıyor olmasındadır. Öte yandan son olarak, yazınız toplum değerleri göze alındığında devrimci ve ilerici bir yazı. Ancak, keşke devrimle değişmek yerine evrimle gelişebilecek, dinin ve muhafazakar ahlakın cenderisinden kurtulmuş bir toplum yapısına kavuşabilsek.